Bir araştırma dergisinden şia hakkında yaptığım derleme yazısını dikkatlerinize arz etmek istiyorum. Çünkü gelinen noktada o kadar bir bilgi kirliliği oluşturuluyor ki ehli sünnet sanki durduk yerde şiaya düşmanlık ediyormuş gibi bir durum çıkıyor ortaya.
Evet bu gün İran haksız bir saldırıya uğradı doğrudur. Bütün Vicdan sahipleri bu haksızlığın karşısında durmalıdır buda doğrudur. Ama bu durum iranın devlet olarak müslüman ülkelere yaptığı haksızlıkları, işlediği cürümleri unutacağımız, yok sayacağımız anlamına gelmiyor. Devlet olarak yapıyorlar ama bunları yapmaya mecbur bırakanda akide ve inançlarıdır.
Şimdi İran hususunda neden dikkatli olmamız gerektiğini aktarmaya çalışacağım. Bu araştırma yazısından şia hakkında bilgilerimizi tazelememiz için önemli hususları derleme yapmaya çalıştım. Yazı çok uzun diyenler için, bu yazıyı yaklaşık 30 sayfalık bir çalışmadan derlerdiğimi ifade etmek istiyorum.
Şia neye inanıyor?
Hz. Ali’den itibaren imâmlar, büyük ve küçük günahlardan korundukları gibi Allah’tan vahiy de almaktadırlar. Bu yönüyle imâmlar peygamber gibidirler.
İmâmetin vahiyle belirtildiğini iddia etmişler ama bu iddialarını destekleyici âyetler bulamamışlardır. Böylesi durumda yapılması gereken iki şey vardı:
Ya eldeki Kur’an’ın değiştirildiğini iddia etmek ya da Kur’an’ın müphemlerine (kapalı, açıkça anlaşılamayan) sarılmak.
Şîa her ikisini de yapmıştır. Hem Kur’an’ın değiştiğini gündeme getirmiş hem de Kur’an’ın müphem ifadelerine kendi fikirlerini doğrulayacak şekilde
manalar vermişlerdir.
Şîa Kur’an’ı kabul etmekle birlikte elimizde mevcut olan Kur’an’ın gerçek Kur’an olmadığını, gerçek Kur’an’ın Hz. Ali’nin topladığı Kur’an olduğunu kabul
eder.
Konu ile ilgili olarak Salim b. Seleme’den gelen şu rivâyet önemlidir. Adamın birisi Ebû Abdullah’a Kur’an okuyordu. Ben onun okuduğu Kur’an’ın herkesin okuduğu Kur’an âyetleri olmadığını işittim. Bunun üzerine Ebû Abdullah: “Kâim (Mehdî) ortaya çıkıncaya kadar bu okuyuştan vazgeç ve herkesin okuduğu gibi oku. Kâim ortaya çıktığında Kitab’ı Allah’ın indirdiği şekilde okuyacak ve Ali’nin yazmış olduğu Mushaf’ı ortaya çıkaracaktır.” dedi.
Hz. Ali Kur’an’ı yazıp bitirdiğinde insanlara şöyle demişti: “Bu Allah’ın Muhammed’e indirdiği ve benim de iki kapak arasına topladığım kitaptır".
Bu rivâyetten de anlaşılacağı gibi Şîa, Hz. Ali’nin topladığı Kur’an’ın gerçek Kur’an olduğunu ve onun da şu anda gâib olan Mehdî’nin yanında bulunduğunu, onun ortaya çıkması ile birlikte bu Mushaf’ın da ortaya çıkacağını kabul eder.
Ancak haklarını yemeyelim son dönem ulemasının oluşturduğu bazı Şiî âlimler Kur’an’ın tahrif edilmesini kabul etmemiş ve bu fikri tenkit etmişlerdir
Kuranda tahrifat olduğuna inanıyorlar
“Gerçekten Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı.” (Âl-i-İmran, 3/33) Âyetin devamında “Ali’nin soyunu” kısmı vardı
fakat sonradan çıkarılmıştır.
“Ey kendilerine kitap verilenler, Yanınızdakini tasdik edici olmak üzere indirdiğimize iman edin.” (Nisâ, 4/47) Âyeti “Yanınızdakini tasdik edici olmak üzere Ali hakkında indirdiğimize iman edin.” şeklindeydi fakat âyetteki; “Ali hakkında” kısmı çıkarılmıştır.
“Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik ederler. Allah'ın şahitliği de kâfidir.” (Nisâ, 4/166) Âyetinde “Ali hakkında” kısmının çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Onlara göre âyetin orjinal hali: “Fakat Allah, Ali hakkında sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder” şeklinde idi. Sonradan “Ali hakkında”ki kısmı çıkarılmıştır.
“Muhakkak Allah, inkâr edenleri ve zulmedenleri ne bağışlar ne de doğru bir yola eriştirir.” (Nisâ, 4/168) Âyetinde “Muhammed’in ehlinin hakları konusunda” kısmı çıkarılmıştır. Âyetin orjinali şu şekildeydi: “Muhakkak Allah, inkâr edenleri ve Muhammed’in ehlinin hakları konusunda zulmedenleri ne bağışlar ne de doğru bir yola eriştirir.”
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et” (Mâide, 5/67) âyeti “Ey Peygamber! Ali hakkında Rabbinden sana indirileni tebliğ et” şeklindeydi. Ve bu âyet hilafet hakkının Ali’nin olduğunu belirtmektedir. Fakat âyetteki “Ali hakkında” ki bölümü
çıkartılmıştır.
Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir” (Şu’arâ, 26/227) âyetinin orjinali şu şekildeydi: “Muhammed’in ehlinin hakları konusunda zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.” Âyetin içerisindeki “Muhammed’in ehlinin hakları konusunda” kısmı çıkartılmıştır.
“Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, o takdirde gerçekten büyük bir kurtuluşa
ermiş olur” (Ahzâb, 33/71) âyetinde “Ali’nin ve imâmların velâyeti konusunda Allah’a ve Resulüne itaat ederse” şeklindeydi ama bu kısmı çıkarılmıştır.
Şîa’nın ayetleri teville tahrif ettiğine delil olacak şu örnekleri de şöyle zikredebiliriz:
“Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil” (Fâtiha, 1/6-7) âyetlerindeki sırâtü’l- müstakimden maksat müminlerin emirini (Hz. Ali) ve diğer imâmları bilmektir.
Gazaba uğrayanlardan maksat nâsıbîler (Hz. Ali'ye, Ehl-i Beyt'e veya onların takipçilerine kin ve düşmanlık besleyen) sapkınlar ise imâmı tanımayıp şüpheye düşenlerdir.”
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (Bakara, 2/2) âyetindeki el-kitâbtan maksat Hz. Ali
(as)’dir veya Ali’nin kitabıdır. Muttakiler ise Ehl-i Beyt taraftarlarıdır.
“(Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler
karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır” (Bakara, 2/89) âyetindeki Allah’ın lanetine uğrayacak olanlar; Kur’an’ın bâtınını inkâr eden Ümeyyeoğullarıdır.
“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar” (Bakara, 2/121)
âyetinde bahsedilen kimseler imâmlardır.
“Rabbi, İbrahime ‘Ben seni bütün insanlara imâm yapacağım’ buyurdu. İbrahim,
‘Zürriyetimden de yap’ dedi. Rabbi ona ‘Zâlimler benim ahdime nail olamaz’ buyurdu” (Bakara, 2/124) âyetindeki zalimlerden kasıt filan, filan ve filandır. Zalim birinin de imâm olması caiz değildir, zalim birisi imâm olamaz. Ayyâşî’nin buradaki “filan, filan ve filan”dan kastı ilk üç halife olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır. Onlara duymuş olduğu kinden dolayı tefsirinde bunların ismini dahi zikretmez ve onlardan “filan” şeklinde bahseder.
“Allah'a ve bize indirilene iman ettik” (Bakara, 2/136) âyetindeki bize indirilen şeylerden maksat; Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma ve onlardan sonra gelen imâmlardır
“Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın” (Âl-i İmrân, 3/103) âyetindeki Allah’ın ipinden kasıt Ali b. Ebî Talib’tir.
“Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe atacağız” (Nisâ, 4/56) âyetindeki inkâr
edenlerin inkâr ettiği şeyden maksat emirü’l mü’minîn ve imâmlardır.
“(O) iki doğunun ve iki batının Rabbidir” (Rahman, 55/17) âyetindeki iki doğu Muhammed (sas) ve müminlerin emiri (Ali), iki batı ise Hasan ile Hüseyin’dir.
“O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar” (Rahman, 55/22) âyetindeki iki deniz, Ali ile Fatıma; inci ve mercan ise Hasan ile Hüseyin’dir.
Şîa’nın Kur’an anlayışı denildiğinde ilk akla gelen hususlardan bir tanesi de zâhir ve batîn kavramlarıdır.
Şîa, her âyetin bir zahir ve bir de bâtın anlamının olduğunu iddia etmiş ve bu iddialarını da Peygamber (sas)’e nispet ettikleri: “Nazil olan her bir âyetin bir zahiri bir de bâtını vardır”şeklindeki rivâyete dayandırmışlardır.
Şîa âyetlerin zahir ve bâtın manalarının olduğunu kabul etmekle kalmamış
“bu bâtıni manalardan bazıları gerçekleşmiş ama diğerleri henüz gerçekleşmemiştir. Güneş ve Ay’ın hareket ettiği gibi hareket etmekte olup zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşecektir.” inancını da geliştirerek kıyamete kadar tahrife kapı aralamıştır.
Genel olarak Şîa’nın Kur’an anlayışında keyfiliğin hâkim olduğunu görebilmekteyiz. Başta Kur’an’daki müphem ifadeler olmak üzere âyetleri istedikleri şekillerde tevil etmeye çalışmış ve onlara istedikleri manaları yüklemişler. Kur’an-ı Kerim ellerinde adeta bir oyun hamuruna dönüştürülerek istedikleri şekle sokulmaya çalışılmıştır. İmâmet anlayışı üzerine kurulan mezhebi düşüncelerini doğrulayabilmek için kullanmışlardır. Hz. Peygamberden bir rivâyet gelmeden âyetleri tefsir etmenin doğru olmadığını söylemelerine rağmen bu kuralı ilk önce kendileri çiğnemiştir.
Bu konuda en fazla kullandıkları alan ise Kur’an’daki müphem ifadeler olmuştur.
Şîa düşüncesinin temelini oluşturan imâmet, velâyet, ehl-i beyt’in fazileti ve imâmların masumiyeti gibi konular Şiî tefsir geleneğinin de belkemiğini oluşturmuştur. Kur’an’daki övgü içeren âyetlerin çoğu Hz. Ali ve ehl-i beyt’e hamledilirken; eleştiri ve kınama ifade eden âyetlerinin çoğu da Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi Şîa tarafından sevilmeyen kimselere delalet ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
Görüyorsunuz, Allah cc'nün kıyamete kadar korumam altındadır dediği Kuranı Kerim bunlara göre eksik, tam olan ve şu anda kayıp olan ise sonradan ortaya çıkacakmış. Nasıl bir akideye sahip olduklarını bilin diye bunları yazmaya çalıştım.
Bu yazının şimdi zamanımıydı. Kim bilir belkide tam zamanı...
Kaynak: DergiPark https://share.google/Cd444LvrfZlQagUPn




























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.