Yaşanmış ibretlik bir hikâye…
Hikâyeyi paylaşan Halil Arık, emekli İl Müftüsü. Allah ondan ebediyen razı olsun. Zira bir kez daha unuttuğumuz bir şeyi, gözlerimiz yaşlarla dolarak hatırlattı.
Hepimiz bir cemiyetin içerisindeyiz. Kimimiz köyde, kimimiz kasabada, kimimiz şehirlerde; kimimiz ise daha büyük şehirlerde, metropol dediğimiz beş, on hatta on beş milyonluk mega kentlerde, küçük küçük kutularda yani evlerde yaşıyoruz. Bırakın birbirimize gidip gelmeyi, asansörde, yolda dahi birbirimize selâm vermekten, tebessüm etmekten adeta kaçıyoruz.
Oysa kim bilir kaç evde tencerelerde aş pişmiyor; kim bilir kaç dul, yetim kalmış aile bireyi, evinin kirasını, elektrik, su, doğalgaz gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayamadığı için merhametsiz yürekler, görmeyen gözler tarafından adeta zulme uğruyor.
Hiç karşılaştınız mı?
Ben bu Ramazan karşılaştım.
Ramazan kumanyası için İzmir’de değerli yazar kız kardeşime, ihtiyaç sahibinin belirlenmesini ve bir miktar kumanya alması için nakit göndereceğimi söyledim. Oysa ne sıkıntılı, ne ihtiyaç içerisinde olan insanlar varmış ki haberimiz yokmuş. Kirasını ödeyemeyen bir hanımefendi kardeşimize nakdî yardım göndererek ne büyük dualar aldığımızı siz hesap edin.
İşte aşağıda okuyacağınız gerçek bir hayat hikâyesi de tıpkı böyle…
Okuyun…
Okutun…
Bir kez daha ne kadar çok eksiğimiz olduğunu, kalplerimiz ve zihnimiz ile birlikte empati yaparak fark edelim.
O hâlde buyurun:
“Kapı çaldı.
Utangaç bir çocuk, bir su bardağı uzattı. İftara bir saat kadar vardı.
— Abla, dedi, annem çorbaya koyacakmış, bir bardak pirinç istedi.
— Tamam, dedim ama merak ettim.
— Sen kimin kızısın, bakayım? diye soruverdim.
Üç ev aşağıya birileri taşınmıştı, en alt kata. Orayı tarif etti. Pirinci verince de utandı sanki, çekip hemen gitti.
Ertesi gün, aynı saatte aynı kız yine geldi. Aynı bardak, aynı şeyleri söyledi. Para istese ya da koca bir tas ile gelse dilenci diyeceğim, beni kandırıyor diye düşüneceğim. Ama bardak aynı, istenilen pirinç aynı. Verdim ama bu sefer, “Ben de seninle geleceğim,” dedim.
Sokağa çıkmak yasaktı; bir an önce kimse görmeden varsak… Vardık.
Müsaade isteyip evine girdim. Eskiden de bilirdim, çocukken de girmiştim. Yerde bir sofra vardı. Etrafında iki çocuk daha bekleşiyordu. Sofrada sadece turşu var, dört de kaşık…
Korkuyla bana garip garip bakıyorlardı.
Annesi mutfaktan çıktı, yanıma geldi. Zaten 1+1 olan evde oturacak tek yer sofraydı.
— Hoş geldin abla, dedi. Pirinç için teşekkür etti.
— Çocuklar, siz oturun, dedim. Annelerinden dışarı kadar gelmesini istedim.
— Hayırdır abla, bu ne hâldir? İki gündür bana gelip senin kız pirinç alıyor ama hep bir bardak, sonra gidiyor koşarak.
Dedi ki:
“— Kardeşim… Belki bilirsin, geçen ay geldik biz bu eve. Diğer evden çıkardılar, eşim vefat edince. Ben de ucuz diye burayı tuttum elde avuçta olanla. Ama bu hastalık gelince, lokantadaki patron da ‘hadi bakalım eve’ deyince, cebimdeki para da bitince kaldık işte ortada böylece.
İlk akşam ev sahibine, sonra yandakine, olmadı diğer taraftakine vardık. Bir bardak pirinç için yalvardık. Yokmuş onlarda da. Verirlerdi sanırım olsa. Sonra size yolladım kızımı. Siz verince de içine katıp salçalı çorba yaptım. Pazartesi temizlik işi buldum ama bu akşam da sofra kurmadan uyumazlar asla. Ben de pilav yaparım, dedim. Aynı kapıya umutsuzca kızımı gönderdim. Ne olur kızmayın, söz pazartesi akşamı vallahi ödeyeceğim…”
Başım öne düştü, yüreğim burkuldu, içim kavruldu… Bizim her şeyimiz var da komşudan haberimiz yok.
Yutkundum ve müsaade istedim:
— Kusura bakma kardeşim, biraz sonra geleceğim.
Eve vardım. Buzdolabını açtım. Kahvaltılıktan ete kadar ne varsa boşalttım. Bir baktım, sokağa ekmek arabası da gelmiş. Ondan da pide ve ekmek aldım. Ezana beş dakika kala evlerine varıp bıraktım.
O çocukların poşetleri açtıkça, açtıkları her şeyi sofraya koyduklarına şahit oldukça daha fazla durmayayım deyip evime doğru yol aldım.
İftarı eşimle açtık. Allah kabul etsin inşallah. Eşim komşuda ne olup bittiğini sordu.
Anlattım. O da donup kaldı. Sonra mırıldanır gibi:
— Hanım, pazartesi ben gider bir şeyler alırım ama gece sahura bari var mı bir şey?
— Makarna var, un var. Sen iste, börek bile yaparım sana sabaha kadar, dedim.
Gülüştük. Mutluyduk; çünkü ekmeğimizi bölüşmüştük.
Eşim sabah ev sahibine varmış. Muhtardan bilgi almış, bir iki yere danışmış.
Akşamüstü geldi, dedi ki:
— Hani biz bu sene ilk defa umreye gidecektik ama yasak geldi, erteledik… Gittik sayalım mı? Umremizi Rabb’imize satalım mı?
Donup kaldım… Demek Kâbe görmek hayal, yoksul komşudaki huzur… Belki umre sevabı kazandırır.
Ne demek istediğini anladım. Sarıldım ellerine.
— Allah senden razı olsun, dedim.
Öteki odaya geçtim, çekmecedeki zarfı alıp geldim. Doğruca komşuya gidip ablaya verdim.
Çok da durmadım. İçim yanıyor olsa da onun sevinç gözyaşları ile rahatladım. Kolay değil… Bir daha onca parayı nerede bulacağız? Neyse… Döndüm geldim eve.
Eşim secdede…
— Sen öğleyi kılmıştın. Bu ne namazı?
Başını çevirmeden:
— Az önce umre namazını kıldım. Haydi sen de kıl da Allah’a kabul etsin diye yalvaralım.”
Halil Arık (Emekli İl Müftüsü)



























