aba deyince boğazıma bir şeyler düğümlenir. O düğüm orada kalır. Gözlerim dolu dolu olur. Babamla geçirdiğim günler için Rabb’ime şükreder, dua ederim. Ne mutlu ki onunla beraber geçirdiğim çok güzel günlerim oldu. Hepsi de dolu dolu… İşte bu nedenledir ki baba ismini duyduğumda yüreğimde kopan bir sızı, bir acı; gözlerimde durdurulamaz bir sele dönüşür.
Aşağıdaki yazı WhatsApp’ta bir grupta paylaşılmış. Okuyunca yüreğimdeki o sızı yeniden nüksetti…
Yazıyı paylaşan abimize özelden “Siz mi yazdınız Yılmaz abi?” dediğimde, mütevazılığı ile adeta beni mahcup eden Yılmaz abim, “Hayır kardeşim, bana da bir kardeşim gönderdi. Gurur, kibir, riya olmasın diye adını da yazmadı.” deyince söyleyecek tek bir kelime bulamadım. “İzniniz ile yayınlayacağım.” dediğimde, “Elbette, hayırlara vesile olsun inşallah.” diyerek iznini aldım.
Evet, yazanın kalemine kuvvet…
Yüreğine sağlık…
Ne güzel bir adammışsın ki bir baba ve yüreğinde gösteremediği sevgi çınarı ancak bu kadar güzel anlatılırdı.
Teşekkür ederim…
Tüm yaşayan babalara ve Rahmet-i Rahman’a iltica eden tüm babalarımıza…
Rabb’im gani gani rahmet eylesin.
Kalanlara da sağlık, sıhhat ve afiyet ihsan etsin.
O hâlde buyurun…
Bursa’ya yapılacak okul gezisi için defalarca para istemişti babasından. Fakat babası, kendi parasını kendisinin biriktirmesi gerektiğini söylüyordu her defasında. Zaten oldukça fakir bir aileydiler. Okul gezisi için gerekli olan parayı verip veremeyeceğinden dahi pek emin değildi…
“Ne olur yani gezi parasını çıkarıp verse de beni para biriktirmekle uğraştırmasa…” diye söyleniyordu kendi kendine…
Okuldan eve geldiğinde ayakkabılıkta topuğuna basılmış eski iskarpin ayakkabıyı ve kapının arkasındaki bir kolu yamalı ceketi gördüğünde babasının evde olduğunu anlar, yine yanına gidip dakikalarca dil dökerdi para vermesi için… Vermediği gibi:
“Çalışıp kazanmayı, biriktirmeyi öğreneceksin… Kendi ayaklarının üzerinde durmayı da…” derdi. Sonra derin derin öksürüklere boğulurdu her zamanki gibi…
Hafta sonları simit satmaya başlamıştı küçük Orhan. Sırf arkadaşlarıyla o geziye gidebilmek için canını dişine takıyor, her akşam kumbarasını yeniden, üşenmeden sayıyordu.
Babasının, arkadaşlarının babaları gibi olmayışından da yakınırdı annesine. Bir defasında arkadaşı Arif’in evine ders çalışmaya gittiğinde, babasıyla arasındaki arkadaşlık bağına çok imrenmişti. Bu konuyu ne zaman annesine açsa:
“Baban böyle yetişmiş oğlum. Sevgisini gösteremiyor ama seni çok seviyor, buna inan.” derdi hep…
Sabahları uyandığında hep garip bir kokuyla uyanırdı. O kokuyu çoğu zaman babasının üzerinde de duyduğundan:
“Annem aynı deterjanla yıkıyor olmalı eşyalarımızı.” diye geçirirdi içinden…
Geziye bir gün kaldığında öğretmenleri artık paraları toplamaya başlamıştı. Okuldan sonra yine simit sattı son günlerde de. Son gün çok heyecanlıydı:
“Acaba kumbarada yeterli para birikti mi?” diye içi içini yedi.
Eve vardığında ise iskarpin ayakkabı ve ceketi görmeyince babasının evde olmadığını sandı. Odasına girip kumbarasını boşalttı hemen… Parayı saydığında bir sevinç çığlığı attı. Tamı tamına gezi parasını biriktirmişti. O gece sevinçten uyuyamadı Orhan. İçi içine sığmıyordu…
Sabah ise yine aynı kokuyla uyandığında pek önemsemedi…
Gezi için evden çıkacağı sabah, babasının eskisine nazaran çok daha fazla öksürdüğünü ve benzin solmuş gibi sarardığını fark etmemişti bile…
Rüya gibi geçmişti Bursa gezisi. Gördüğü, gezdiği yerleri o kadar beğenmişti ki…
Eve döndüğünde ise babasının epey hasta olduğunu söylemişti annesi. O günden sonra daha da kötüye gitti durumu ve bir daha hiç iyi olmadı. Hastaneye yatırsalar da ancak bir hafta dayanabildi. Ve hastane odasında hayata gözlerini yumarken, sanki oğlu Orhan’a gülümser gibi bakmıştı son defa…
Tam bir hafta kendine gelemedi Orhan. Eve her gelişinde ayakkabılıkta babasının topuğuna basılmış iskarpin ayakkabısını ve kapının arkasına asılı bir kolu yamalı ceketini aradı gözü…
Bir gün ağlayarak babasını özlediğini ve ceketini koklamak istediğini söylediğinde, annesi olduğu yere çöküp ağlamaya başlamıştı:
“Baban ayakkabısını ve ceketini, seni o çok istediğin Bursa gezisine gönderebilmek için eskici Muammer’e satmış. Parayı da kendin biriktirdin san diye gizlice kumbarana koymuştu. Öleceğini biliyordu. Bu yüzden kendi ayakların üzerinde durmayı öğrenmen için simitçilik yapmana razı oluyordu. Her gece yanına girerdi sen uyurken… Saatlerce saçlarını okşar, seni öperdi… Hep derdim ya; büyüklerinden öyle görmüş. Gece sen uyurken severdi seni… Sevgisini böyle gösterirdi…”
O an sabahları duyduğu o kokunun baba kokusu olduğunu anlamıştı Orhan…
Yıldırım gibi koşarak çıktı evden. Eskici Muammer’in dükkânına gidip babasının ceket ve ayakkabısını aradı. Şükür ki satılmamıştı… Belki iki ay simit satarak geri aldı onları…
İskarpin ayakkabıyı ayakkabılığa, ceketi ise kapının arkasına astı yine… Her eve geldiğinde aynı hisleri yaşamak istiyordu çünkü… Sanki ceket ve ayakkabıyı görüp kapıdan içeri girince babasını sedirde otururken bulacaktı…
Ama her defasında boş sediri görüp bu gerçeği biraz daha kabulleniyor, gidip ceketini kokluyor ve:
“Babam evde yok… Bir daha da olmayacak…” diye ağlıyordu gözyaşlarıyla…
Gördükleriyle hüküm verenler, göremedikleriyle yanılırlar…
Gönül dostlarım, benim hakkım hepinize helal olsun. Siz de hakkınızı helal edin. Kalın sağlıcakla…
(Alıntı)
Selâm ve dua ile…



























