Bir Erzurum seyahatinde şapkayı çıkarıp yerine çok sevdiği, el örgüsü, yünden bir bere giymişti. Ortaokuldaydık, o yaşımıza kadar şapkalı haline alışık olduğumuz için çok şaşırmıştık. Sonra biz de alıştık ve 5 Temmuz 2026 Pazar sabahına kadar babamız hep bere taktı.
Kur’an okumayı köy camisinde küçük yaşta öğrenmiş, dinine, değerlerine bağlı, köklü bir ailenin çocuğu olarak, kırklı yılların ithal, baskıcı ve din karşıtı uygulamalarıyla, ilkokul üçüncü sınıfta, öğretmeninin ustaca oynadığı, “Görmediğiniz şeye inanmayın.” kurgusuyla karşılaşmış ve tepki vererek okulu bırakmış. Doksan üç yıllık ömründe izleri hiç silinmeyen ve her fırsatta anlattığı olaydır. Altmışlı yılların ortalarında, Çankaya’da, tören kıtası atlı süvari birliğindeki askerlik görevinde ise ilkokulda yaşadığı çelişkiyi daha derinden yaşayacaktı.
Asker millettik, üniformayı, bir Karadenizli olarak mavzeri, kasaturayı, tören kıyafetini süsleyen takıları vs. çok seviyordu. Ancak, “Bir hiç uğruna astılar, yazık ettiler.” dediği Menderes’i darbeci askerler asmıştı. Yine, “1960 darbesi amacına ulaşmadı.” diyerek, iki defa darbe teşebbüsünde bulunan, özellikle ikinci girişimi kanlı bir şekilde bastırılabilen ve “kendi işimi kendim görürüm” diyerek idam sehpasını kendisi tekmeleyen Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in, 1964 yılında idam edilmesinden ve hayatlarını kaybeden askeri öğrencilerden etkilenecek ve yıllar sonra oğluna bu ismi verecekti. Biraz konuşup anlamaya çalıştığımızda ise, babam ve o dönemin canlı şahitlerinin aslında, 15 Temmuz gecesinin kahramanı askerlerin her dönemde var olduğuna olan inançlarının hiç yok olmadığını görürüz. Onlar hep “Halk Partisi’ne” kızar ve orduyu ayrı tutmaya çalışırlardı. Önemli kırılma noktaları olan bir ömür. Usta bir marangoz, titiz bir zanaatkâr. İki ailenin yükünü yüklenmiş, yufka yürekli, hoşsohbet koca yürek bir adam. “Abi, bu derenin en uzun boylu adamıydı bu, kefeni ona göre kes.” denilen bir adam. Bir milleti dininden koparmak için yetiştirilen ithal zihniyetli bir öğretmenin kanına girdiği bir ömür. “Beni bir öğretmen okuldan kopardı, başarılı bir öğrenciyken okulu bıraktım, bari siz okuyun.” diye dokuz çocuğunu da okutabilmek için bu sayfalara sığmayacak kadar verilen büyük mücadele. Zor şartlarda, iki odalı köy evinde, dokuz çocuk yetiştirip birine bile küçük bir fiske vurmayan bir baba…
Çok yazılar yazılır babalar için. Ortak nokta babaların sessiz kahraman olduğudur. Söylemezler, söyleyemezler, içlerine atarlar. Gururludurlar. Ailenin onuru onların mücadelesine bağlıdır. Sessizce ayrılırlar. Yerleri dolmaz, boş kalır. Onlar gidince büyür çocuklar. “Coğrafya işkencedir.” o yıllar Kürtün’de. Otuz yıl süren baraj ve yol inşaatları, hala yaptırmaya çalışılan köprü mücadeleleri, okul yolunda, Harşit Çayı’nın serin sularında son bulan hayatlar. Tek kurtuluş okumak.
Hayat köy okulunda güzeldi, sonrasında başladı çile. Ortaokul, lise ve üniversite yılları. Bizi ve babalarımızın verdiği mücadeleyi ancak orada yaşayanlar anlayabilir. Cenazemize katılan, arayan, arayıp ulaşamayan, Gümüşhane ve İstanbul’da taziyemize katılan ve acımızı paylaşan bütün dostlarıma teşekkür ediyorum. Yaklaşık on yıldır aksatmadan sizlerle sohbet ettiğimiz Pazartesi yazılarıma, iki hafta aradan sonra bugün yeniden başladım. Hayat devam ediyor, mücadele devam ediyor. Amel defteri kapanmayacaklar için son nefesimize kadar.



























