Artan maliyet baskıları ve ötelenen faiz beklentileri “uzun süre yüksek faiz” temasını güçlendirirken, Slayz Yatırım Holding CEO’su John Nevzat Erdem bu yeni fiyatlama dinamiğinin belirleyici olacağını vurguluyor.
Ortadoğu’da artan jeopolitik gerilim, piyasalarda ilk etapta klasik riskten kaçış reflekslerini tetiklerken, mevcut fiyatlamalar daha derin bir kırılmaya işaret ediyor. Küresel yatırımcılar artık çatışmanın kendisinden çok, enerji fiyatları ve enflasyon üzerindeki kalıcı etkilerine odaklanıyor. Slayz Yatırım Holding CEO’su John Nevzat Erdem, küresel piyasalarda öne çıkan enerji ve enflasyon odaklı yeni fiyatlama dinamiklerini değerlendirerek yatırımcı davranışlarındaki dönüşüme dikkat çekti.
“Ortadoğu’da tırmanan jeopolitik gerilim, ilk aşamada piyasalarda klasik bir riskten kaçış davranışını beraberinde getirdi. Volatilitenin arttığı bu dönemde petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, sürecin yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda makroekonomik bir kırılma yarattığını açıkça ortaya koydu. "Brent petrolün kısa sürede 100 dolar seviyesini aşması ve bu bandın üzerinde seyretmeye devam etmesi, piyasanın gelişmeyi kalıcı etkileriyle birlikte fiyatladığı izlenimini yarattı. Ancak ateşkes anlaşması haberiyle fiyatın 90 doların altına gerilemesi, piyasanın gerilimin azalmasına yönelik sinyallere hâlâ duyarlı olduğunu ortaya koydu."
Piyasalar artık savaşın değil, enflasyon etkisinin peşinde
Bugün geldiğimiz noktada piyasalarda asıl fiyatlanan unsurun savaşın kendisi değil, enerji maliyetleri üzerinden şekillenen enflasyon baskısı olduğunu görüyoruz. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, küresel enflasyon beklentilerini yeniden yukarı çekerken, bu durum özellikle tahvil piyasalarında net bir şekilde hissediliyor. ABD 10 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 4,3–4,4 bandına yükselmesi, yatırımcıların enflasyon riskini yeniden önceliklendirdiğini ortaya koyuyor.
Kısa vadeli tahvil faizlerinde de benzer bir yukarı yönlü eğilim söz konusu. Bu tablo, piyasalarda ‘faizler daha uzun süre yüksek kalabilir’ beklentisinin yeniden güç kazandığına işaret ediyor. Dolayısıyla daha önce 2025 sonu ve 2026 başı için öngörülen faiz indirimlerinin önemli ölçüde ötelenmesi, finansal koşulların yeniden sıkılaştığını gösteriyor. Dolar endeksindeki güçlenme de bu sürecin doğal bir yansıması olarak öne çıkıyor.
Hisse senedi piyasalarına baktığımızda ise homojen bir görünümden söz etmek mümkün değil. ABD borsaları endeks bazında dirençli kalmayı sürdürse de, sektörler arasında ciddi bir ayrışma yaşanıyor. Enerji sektörü petrol fiyatlarındaki yükselişten doğrudan fayda sağlarken, savunma sanayi de artan jeopolitik risklerle birlikte güçlü kalmaya devam ediyor. Buna karşın havacılık, lojistik ve tüketim odaklı sektörlerde maliyet baskısı daha belirgin hissediliyor.
Enerji ithalatçısı ekonomiler daha fazla baskı altında kalıyor
Küresel ölçekte değerlendirdiğimizde ise enerji ithalatçısı ekonomiler üzerindeki baskının çok daha net olduğunu görüyoruz. Orta Doğu kaynaklı arz riskleri, Avrupa ve Asya başta olmak üzere birçok bölgede enerji maliyetlerini yukarı çekiyor. Bu durum, büyüme beklentilerinin aşağı yönlü revize edilmesine neden olurken, küresel ekonomide yeniden ‘düşük büyüme, yüksek enflasyon’ riskini gündeme taşıyor.
Önümüzdeki dönemde piyasaların yönünü belirleyecek en kritik değişkenin enerji fiyatları olmaya devam edeceğini düşünüyoruz. Petrol fiyatlarının 100 dolar üzerindeki seyrini koruması, enflasyon baskısının kalıcı hale gelmesine yol açabilir. Bu da başta ABD olmak üzere merkez bankalarının faiz indirim sürecini daha da ötelemesine neden olabilir.
Diğer taraftan, jeopolitik tansiyonun düşmesi ve enerji arzına ilişkin risklerin azalması durumunda piyasalarda hızlı bir normalleşme potansiyeli de bulunuyor. Böyle bir senaryoda tahvil faizlerinde geri çekilme ve doların zayıflaması, riskli varlıklar açısından daha destekleyici bir ortam yaratabilir.
Mevcut veriler bize açık bir şekilde küresel piyasalar artık savaşın kendisini değil, bu savaşın yarattığı enerji ve enflasyon etkisini fiyatladığını söylüyor. Bu nedenle yatırım kararlarında sadece jeopolitik gelişmeleri değil, bu gelişmelerin makroekonomik yansımalarını da doğru okumak her zamankinden daha kritik hale gelmiş durumda. Yeni dönemde fark yaratacak olan yalnızca riskleri öngörmek değil; bu risklerin hangi kanallar üzerinden piyasalara aktarıldığını doğru analiz edebilmek olacak.”


































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.