• BIST 14183.91
  • Altın 6032.2
  • Dolar 46.6563
  • Euro 53.2074
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 30 °C

İşini Düzgün Yapmayanların Bedelini Neden Hep Biz Ödüyoruz?

Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN

Hayat bazen insanı büyük felaketlerle değil, bitmek bilmeyen küçük ihmallerle yorar. Bir gün hastanede yanlış planlanan bir tedavi, ertesi gün tamir edilmeyen bir arıza, başka bir gün özensiz yapılan bir iş, eksik kullanılan bir malzeme, tutulmayan bir söz… Tek başına bakıldığında küçük görünen bu aksaklıklar, üst üste geldiğinde insanın sadece zamanını değil, ruhunu da tüketmeye başlıyor.

Son haftalarda bunun en somut örneklerinden birini yaşadım. Basit gibi görünen bir diş tedavisi, işin gerektiği gibi yapılmaması ve doğru malzemenin kullanılmaması nedeniyle bir buçuk aydır devam ediyor. Aynı koltuğa defalarca oturuyor, aynı sorunu yeniden anlatıyor, yeniden umutlanıyor, yeniden hayal kırıklığı yaşıyorum. Kaybettiğim sadece zaman değil. İş gücü kaybı, stres, sürekli ertelenen planlar ve en önemlisi, bir daha herhangi bir sağlık kuruluşuna güvenebilme duygusu da yavaş yavaş aşınıyor.

Sonra düşündüm; aslında mesele benim yaşadığım olay değil. Hepimizin hayatı buna benzer hikâyelerle dolu. Bir inşaat ustasının "Nasıl olsa idare eder." diyerek eksik yaptığı iş yıllar sonra bir ailenin evini çatlatıyor. Bir belediyenin zamanında yapmadığı bakım yüzünden insanlar zarar görüyor. Bir fabrikanın maliyeti düşürmek için kalitesiz hammadde kullanması binlerce tüketiciyi mağdur ediyor. Bir öğretmenin mesleğini sadece maaş için yapması, belki de onlarca çocuğun geleceğini etkiliyor. Bir memurun "Bugün de yarın gel." demesi, vatandaşın ömründen saatler çalıyor. Bir şirketin birkaç kuruş daha fazla kazanma hırsı, bazen binlerce insanın cebinden, bazen sağlığından, bazen de hayatından eksiltiyor.

En acısı ise şu; hatayı yapan çoğu zaman bedelini ödemiyor. Bedeli, o hizmeti almak zorunda kalan insanlar ödüyor.

Psikologlar güven duygusunun insan ruhunun en temel ihtiyaçlarından biri olduğunu söyler. İnsan her şeyi bilmek zorunda değildir. Doktora gider çünkü doktora güvenir. Arabasını ustaya bırakır çünkü ustaya güvenir. Çocuğunu öğretmene emanet eder çünkü öğretmene güvenir. Parasını bankaya yatırır çünkü sisteme güvenir. Hayatın tamamı görünmez güven bağları üzerine kuruludur. O bağlar zedelendiğinde insan sadece bir hizmetten memnun kalmamış olmaz; dünyaya karşı daha temkinli, daha kuşkucu ve daha yorgun biri hâline gelir.

Toplumlarda bunun daha büyük bir karşılığı vardır. Sosyologlar buna "güven toplumu" der. İnsanların birbirine ve kurumlara güvenebildiği ülkelerde hayat çok daha kolay akar. Kimse aldığı ilacı defalarca sorgulamaz, yapılan işi yeniden yaptırmak zorunda kalmaz, her sözleşmeyi avukat gibi incelemek zorunda hissetmez. Çünkü sistemin temelinde dürüstlük vardır. Güven azaldığında ise insanlar üretmeye değil, sürekli kontrol etmeye başlar. Her işi takip etmek, her belgeyi yeniden okumak, her ustanın başında beklemek zorunda kalan bir toplumun enerjisi geleceğe değil, hataları düzeltmeye harcanır.

Belki de bugün en büyük yoksulluğumuz para değil, güven yoksulluğudur.

Felsefe yüzyıllardır insanın iyi olmasını tartışıyor. Aristoteles, insanın karakterinin yaptığı tekrarlarla oluştuğunu söyler. Yani dürüstlük de tembellik de özensizlik de alışkanlıktır. Bir kişi işini bir kez eksik yaptığında belki hata yapmıştır. Bunu sürekli yapıyorsa artık o hata değil, karakterin bir parçası hâline gelmiştir. Toplumlar da böyledir. "Bir şey olmaz." cümlesi yaygınlaştıkça, gerçekten çok şey olmaya başlar.

Aslında medeniyet dediğimiz şey devasa projelerden önce küçük işlerin hakkıyla yapılabilmesidir. Dünyanın en yüksek binasını yapmak marifet olabilir ama o binanın musluğunu doğru takmayan usta yüzünden insanlar yıllarca sorun yaşıyorsa, o medeniyet eksik kalır. En modern hastaneyi yapmak önemlidir ama kullanılan malzemeden tasarruf edilerek insanların tedavisi uzuyorsa, o bina sadece beton yığınıdır. Kalite, tabelalarda değil, görünmeyen ayrıntılarda ortaya çıkar.

İnsanlık tarihi bize şunu gösteriyor: Büyük felaketlerin çoğu büyük kötülüklerden değil, küçük ihmallerden doğmuştur. Bir civatanın sıkılmaması, bir raporun dikkatle okunmaması, bir imzanın gelişigüzel atılması bazen telafisi olmayan sonuçlara yol açmıştır. Çünkü ihmal, sessiz ilerleyen bir problemdir. İlk gün fark edilmez ama bir gün mutlaka karşınıza çıkar.

Dinlerin ortak ahlak anlayışı da aslında bunu anlatır. İnançların büyük bölümü, insanın yaptığı işi hakkıyla yapmasını, emanete sahip çıkmasını ve başkasının hakkını gözetmesini öğütler. Çünkü yaptığımız her iş, doğrudan ya da dolaylı olarak başka insanların hayatına dokunur. Eksik yapılan bir iş sadece teknik bir hata değildir; çoğu zaman bir başkasının zamanından, huzurundan ve emeğinden çalmaktır. Vicdanın olmadığı yerde denetim çoğalır. Vicdanın olduğu yerde ise insan, kimse görmese bile işini doğru yapar.

Bugün dünyanın birçok yerinde şirketler müşteri memnuniyetinden söz ediyor. Oysa memnuniyet reklamlarla değil, vicdanla başlar. Bir işletmenin gerçek değeri, sorun çıkmadığında değil, sorun çıktığında nasıl davrandığıyla anlaşılır. Bir doktorun başarısı sadece yaptığı tedaviyle değil, hastasını ne kadar önemsediğiyle ölçülür. Bir öğretmenin değeri anlattığı konularla değil, yetiştirdiği insanlarla ortaya çıkar. Bir esnafın itibarı sattığı ürünle değil, arkasında durduğu sözüyle büyür.

Belki de çocuklarımıza matematikten, yabancı dilden ve teknolojiden önce öğretmemiz gereken cümle çok basittir: "Yaptığın işi, kimsenin seni kontrol etmesine gerek kalmayacak kadar iyi yap."

Çünkü güçlü toplumları ayakta tutan şey sadece ekonomi değildir. Güçlü toplumları ayakta tutan görünmeyen bir vicdan düzenidir. İnsanlar birbirini kandırmayı değil, birbirinin yükünü hafifletmeyi seçtiğinde hayat kolaylaşır.

Bugün hepimiz bir yerlerde başkasının yaptığı işin sonucuyla yaşıyoruz. İçtiğimiz sudan bindiğimiz asansöre, ameliyat olduğumuz hastaneden çocuklarımızın eğitimine kadar her şey, tanımadığımız insanların sorumluluk duygusuna emanet. Eğer o sorumluluk kaybolursa, kaybeden sadece tek bir müşteri ya da tek bir hasta olmaz. Kaybeden toplumun kendisi olur.

Çünkü bir ülkede en ağır yükü, işini kötü yapanlar taşımaz. O yükü, onların hatalarını düzeltmek zorunda kalan milyonlarca insan taşır.

Bu yazı toplam 58 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Duyuru Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02164912882 05323834739 Faks : 0216 4917113