Toplumların en büyük zaafı, hakikati aramak yerine kahraman üretmeye meyilli olmalarıdır. Birini göklere çıkarırken aklı rafa kaldırır veya başkasının cebine koyar. Aynı kişiyi yere indirirken de vicdanı bir kenara bırakırız. Alkışlamayı da linç etmeyi de çoğu zaman ölçüsüz yaparız.
Son günlerde kamuoyunda yürüyen tartışmalar, yalnızca bir dernek veya bir kişi üzerinden okunmamalıdır. Asıl sorgulanması gereken, bizim olaylara bakışımızdır. Bir dönem ekranlardan yapılan çağrılarla milyonlarca insanın hiç tereddüt etmeden destek verdiği isimler ve kurumlar, bugün farklı iddialar ve hukuki süreçlerle gündeme geliyor. Bu süreçlerin hükmünü verecek olan mahkemelerdir. Ancak toplum olarak kendi muhasebemizi yapmak da bizim görevimizdir.
"Asrın felaketi" dediğimiz depremde milletçe tarifsiz acılar yaşadık. Devletin kurumları, güvenlik güçleri, sağlık çalışanları, gönüllüler ve sivil toplum kuruluşları seferber oldu. Fakat o günlerde bazı çevreler, meseleyi yalnızca yardım yarışı olmaktan çıkarıp bir algı savaşına dönüştürdü. Sosyal medya, hakikatin değil, duyguların ve popülerliğin kürsüsü hâline geldi. Kimin daha çok alkış aldığı, kimin daha çok takipçiye ulaştığı konuşuldu; yapılan işin kendisi çoğu zaman ikinci planda kaldı.
Ne acıdır ki, dün en yüksek sesle konuşanların bir kısmı bugün sessizliğe bürünmüş durumda. Dün "tek doğru budur" diyenler, bugün söylediklerini izah etmekte zorlanıyor. Çünkü hakikat değişmedi; değişen, rüzgârın yönü oldu.
Tam da burada Nasreddin Hoca'nın asırlardır anlatılan "Timur'un Fili" fıkrası bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor.
Timur, Akşehir halkına sözde bir hediye gönderir: Kocaman bir fil. Fil kısa zamanda bağları, bahçeleri ve tarlaları yerle bir eder. Çaresiz kalan köylüler, Timur'a gidip dertlerini anlatmaya karar verir. Önder olarak da Nasreddin Hoca'yı seçerler.
Yola çıkılır...
Hoca öndedir.
Kalabalık arkasındadır.
Fakat korku büyüdükçe kalabalık küçülür.
Her köşe başında bir kişi sessizce geri döner.
Timur'un otağına gelindiğinde Hoca yapayalnızdır.
İşte bütün mesele budur.
Hayatımız boyunca nice "arkandayız" diyen insanlar tanırız. Alkış sırası geldiğinde en önde duranlar, hesap verme zamanı geldiğinde görünmez olurlar. Cesaret nutuklarda büyür; bedel ödeneceği an ise cüceleşir.
Nasreddin Hoca'nın zekâsı burada devreye girer.
"Hünkârım, verdiğiniz filden memnunuz. Sadece yalnız kalıyor. Yanına bir de dişi fil gönderirseniz memnun oluruz."
Bazen bir toplumun en büyük cezası, düşmanından değil; kendi korkaklığından gelir. Çünkü haklı olduğu hâlde susanlar, sonunda haksızlığın büyümesine istemeden de olsa zemin hazırlar.
Bugün sadece kişiler değişiyor; hikâyeler değişmiyor. Dün alkış tutanların bir kısmı bugün susuyor. Dün "kahraman" ilan edilenler bugün sorgulanıyor. Fakat asıl değişmeyen şey, sorgulamadan peşinden gitmeye hazır kalabalıkların varlığıdır.
Unutulmamalıdır ki devletler, kişilerden büyüktür. Kurumlar, şahısların şöhreti üzerine değil; hukuk, denetim ve hesap verebilirlik üzerine ayakta kalır. Hiç kimse eleştirilemez değildir. Hiçbir kurum da sorgulanamaz değildir. Fakat ne sevgimiz aklımızı teslim almalı ne de öfkemiz adalet duygumuzu esir etmelidir.
Nasreddin Hoca'nın fıkrası bize yalnızca güldürmüyor; aynaya bakmayı da öğretiyor.
Belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten hakikatin peşinden mi yoksa mazisi karanlık, kirli şahıs veya kurumların peşinden mi gidiyoruz, yoksa alkışın en gür çıktığı kalabalığın peşinden mi?
Çünkü tarih, haklı olduğu hâlde susanları değil; hakikatin yanında dimdik duranları hatırlar.
Selâm ve dua ile...



























