• BIST 1.441
  • Altın 501,444
  • Dolar 8,3566
  • Euro 10,1202
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 28 °C

BELKIS OLABİLMEK-3

Sebahat Çakır

3. Bölüm / Belkıs Tevhid Yolunda  

Süleyman (a.s) ile aynı çağda yaşadığı tahmin edilen Yemen civarında Sebe ülkesinin arap melikesi olan Belkıs, birçok Türk ve İslam edebiyatlarında çok sevilen bir şahsiyettir. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki tarihi harabelerde ‘’Balkız Sarayı’’ veya köşkü olarak karşımıza çıkan kalıntılarda Belkıs yerine Balkız kullanılmıştır. 

   Kur’an-ı Kerim ışığında tevhid ve teslimiyet konusunda örnek teşkil eden Belkıs’ın zulmet perdelerini adım adım aralayıp, iman nuruna kavuşma aşamalarını detaylandırmaya çalışalım. 

   Hüdhüd, Süleyman (a.s) ın Belkıs’a gönderdiği mektubu narin gagasıyla sarayın penceresinden Belkıs’a atıverir. Sonrada Süleyman (a.s) ın talimatı olarak bir kenara gizlenir ve olan biteni izlemeye başlar. 

    ‘’Belkıs mektubu getiren elçiyi yani Hüdhüd’ü bir kuş olduğu için hor görmedi. Mektubu okudu içindeki nükteleri anladı.’’ Der Hz. Mevlana (Mesnevi, II,1595) Süleyman (a.s) ın misk ile yazıp, üzerinde İsm-i Azam yazan mührü ile mühürlediği namede/mektupta şöyle diyordu; ‘’O,(name) Süleyman’dandır. Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla! Bana karşı üstünlük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin.’’ (Neml, 30-31)  Bu mektup ile ilgili Mansur derki: ’’Süleyman (a.s) insanlar arasında en güzel yazı yazan ve yazısında en az kelime kullanandı.’’ 

    Mektubu okuyan Belkıs; devlet adamlarını, komutan ve askerlerini toplayıp, onlara durumu haber verdi. ‘’Kraliçe (Belkıs) dedi ki: Ey ileri gelenler! Bana çok değerli bir mektup atıldı. Bu mesele hakkında bana görüşünüzü bildirin. Sizler yanımda bulunmadan ben bir iş hakkında kesin hüküm veremem.’’(Neml, 29-32) 

    İbn-i Arabi der ki; ‘’Belkıs’ın devlet erkanı ile istişare ederken, mektubu atandan (mektubun gönderiliş şeklinden) bahsetmemiş olması onun hikmet ve ilimdeki mertebesinin yüceliğindendir. Memleket idaresinde gerekli olan ilahi bir tedbirdir. Bu siyaset onun memleket halkı ve vezirlerinin vasıtayı araştırmaktan çekinmelerini gerekli kıldı.’’ (Fususu’l Hikem) Böylece Belkıs’ın devlet idaresi ve istişare konusunda ehil olduğuna işaret olunuyor. 

    Belkıs kendisine ulaşan mektuptan bahsederken ‘’çok değerli bir mektup’’ diyerek ta’zim ve saygı göstermesi, şahsiyetindeki fazileti beyan eder. Zira Peygamber efendimiz Medine Döneminde İran şahı Hüsrev Perviz’e, İslam’a davet mektubu göndermişti. Kisra Perviz bu kıymetli mektubu yırtarak küstahça bir harekette bulunmuştu. Belkıs’ın tavrı ve konuşma şekli, onun ne derece yüksek bir şahsiyet sahibi olduğunu göstermektedir. 

   Tebarani, ‘’Mektubun şerefi, sonuna vurulan mühürdür.’’ Der.(El-evsat nr.3872) Diğer bir görüşe göre ise, mektubun bir kuş tarafından harikulade bir şekilde kendisine ulaşmasından dolayı taaccüp ile böyle söyledi denir. Yahut da mektup Besmele (Bismillahirrahmanirrahim) ile başladığı için ihtimam gösterdi de denilmektedir. İslam tarih kaynaklarında ilk olarak Adem (a.s) a nazil olan Besmeleyi ilk defa yazıda kullanan peygamberin Süleyman (a.s) olduğunu görürüz. Kur’an-ı Kerim’de Tevbe suresi dışında bütün surelerin başında yazılan besmele, neml suresinde, sure içinde ayet olarak nazil olmuştur. 

   Belkıs’ın görüşlerine başvurduğu ve  üç yüz on üç kişi olduğu tahmin edilen heyet, Belkıs’a cevaben; ‘’Biz güçlü kimseleriz, ve çetin savaşçılarız. Emir senin; ne emredeceğini düşün.’’ Derler. (Neml,33) Belkıs onların bu sözlerinden savaşa meylettiklerini hissedince, hadiseyi, barışçıl yolla çözmeye karar verir, ve onlara şu tarihi açıklamayı yapar: ‘’Krallar bir memlekete girdi mi orayı harap ederler ve insanların ileri gelenlerini zelil hale getirirler.’’(Neml,34) Belkıs’ın bu siyaseti ile, savaşın kaçınılmaz sonuçlarını idrak edecek ferasete sahip bir yönetici olduğu gözlemlenebilir. 

     Belkıs’ın bu sözlerinin geçtiği ayeti kerimeler, üzerinde düşünülüp öğüt alınacak mahiyettedir. Ayetlerin zahir manaları anlaşıldıktan sonra, tasavvufi bakış açısı ile yorumlamak ayetlerin asıl olan maksadı ile birlikte marifet ilminin kapısını aralar. Ayetlerde işaret edilen incelikleri fark etmemizi sağlar ki bakış açısı genişletilmiş olur. Bu konuya işaret eden İbn-i Ataullah-ı İskenderi (k.s) Hikem’in de şöyle der; ‘’Ne zaman sana ilahi varidatlar (Allah’tan senin kalbine inen ilahi feyiz ve nurlar) gelirse, sendeki boş alışkanlıkları yıkıp atar. Şüphesiz melikler (Allah erleri) bir ülkeye (kalbe) girdikleri zaman, oranın düzenini bozarlar. (Olumlu anlamda)’’  Halk arasında itibar arayışı gibi beyhude maksatları olan kişilerin, dünya zenginliği elde etme derdini yok ederler. Kalp şehrinde hüküm süren boş heves ve güdüleri ıslah edip, tevhid ve islam sancağını hakim kılarlar. Böylece nefs, emmarelikten kurtulup, mutmain olur. Mühim olan ise, ilahi varidatların (manevi cezbelerin) kalbe giriş metod ve yollarını bilmek ve bulmaktır.  

   Belkıs ince bir siyaset tarzı ile, Süleyman (a.s) a karşı barış için harekete geçer ve hediyeler göndermeye karar verir. Cenab Hakk bu durumu hikaye ederek buyurur ki: ‘’Melike kavmine; Ben onlara,( Süleyman ve kavmine) bir hediye göndereceğim ve elçilerim ne haberle gelecek bakacağım.’’ Bu şekilde onun ülkeme saldırmasını engelleyeceğim. Aynı zamanda ona cevaplarını yalnızca benim bildiğim sorular sorarak onun kral mı yoksa peygamber mi olduğunu anlayacağım. Eğer Süleyman bir kralsa hediyeyi kabul eder ve bize saldırmaktan vazgeçer. Şayet peygamberse hediyeyi kabul etmez ve bizden sadece dinine tabi olmamızı ister. Belkıs elçi olarak göndereceği Münzir’e der ki;’’Eğer Süleyman sana kızgınlıkla bakarsa bil ki o bir meliktir, fakat onu güler yüzlü ve yumuşak huylu bulursan bil ki o bir peygamberdir.’’ Der. 

     Ve Belkıs, elçi ile beraber bin adet altın ve gümüşten yapılmış kerpiçler ile inci ve yakutla süslenmiş bir taç gönderir. Ayrıca beş yüz erkek köle ve beş yüz cariye seçti. Erkek kölelere cariye elbiseleri ve takıları, cariyelere de erkek kölelerin kıyafetlerini giydirdi. İçinde; delinmemiş bir inci ve akik taşından yapılıp eğri bir şekilde delinmiş inci bulunan bir hokka (özel kutu) hazırlattı. Ve Hz. Süleyman’a (a.s) bir mektup yazdı. Mektupta şunları yazdı; ‘’Eğer peygamber isen kadın cariyeleri birbirinden ayır, hokkanın içinde ne olduğunu haber ver. Delinmemiş inciyi dosdoğru bir şekilde del, eğri delinmiş akiğin içinden de bir iplik geçir.’’ 

    Hüdhüd, bütün bu konuşmaları dinleyip Hz. Süleyman’a (a.s) geldi ve bütün haberleri tek tek kendisine bildirdi. Bunun üzerine Süleyman (a.s) cinlere ve şeytanlara altın ve gümüşten birçok kerpiç külçeler yapmalarını emreder.  Bu yapılan kerpiçlerin büyük bir meydana döşetir ve etrafını burçları altın ve gümüş olan duvarlarla çevrilmesini emreder. Birçok vahşi ve yırtıcı hayvan ve kuşların bu alana getirilmesini ve her iki tarafa bağlanmalarını ister. Bütün cin ve şeytanların saf tutup karşılama için hazır olmalarını emreder. 

       Belkıs’ın elçileri meydana yaklaşınca gördükleri manzara karşısında şaşkınlık içinde kalırlar. Hayvanların altın ve gümüş kerpiçler üzerine pislediklerini görünce, kendilerini ve getirdikleri hediyeleri değersiz görüp bir kenara atarlar. 

    Hz. Süleymanın huzuruna çıkan heyeti, Süleyman (a.s) tebessümle karşılar ve ‘’Hokka nerede?’’ diye sorar. Cebrail (a.s) ın haber vermesiyle hokkanın içinde olanları tek tek söyler. Ağaç kurdunu çağırır ve deliksiz inciyi delmesini emreder oda itina ile inciyi dosdoğru bir şekilde deler. Beyaz kurtçuğa da eğri delinmiş akikten iplik geçirmesini emreder oda ağzına aldığı ipliği geçirir. Süleyman (a.s) su getirilmesini ve bu getirilen su ile köle ve cariyelerin el ve yüzlerini yıkamalarını ister. Cariyeleri, erkek kölelerden farklı olarak el ve yüz yıkama  tarzlarından  ayırt eder. Böylece Belkıs’ın bütün soruları cevaplanmış olur,ve Süleyman (a.s) heyeti hediyeleri  ile birlikte geri çevirir. Bu durum ayette şu şekilde ifade edilir: ‘’ Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.’’(Neml,36) Süleyman (a.s); ‘’Benim gibi biri, sizden gelecek bir malla desteklenmeye razı olur mu? Ben sizin iman etmeniz ve içinde bulunduğunuz Mecusiliği terk etmenizden başka bir şeye razı olmam ve sevinmem. ‘’ dedikten sonra, ‘’Ant olsun, biz onlara karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları hakir vaziyette zillet içinde oradan çıkarırız,’’ der. (Neml, 37) 

      Belkıs bu meydan okuma karşısında Süleyman (a.s) a gitmeye karar verir ve yol hazırlıklarına başlanır. Belkıs, nadide taşlar ve mücevherlerle süslenmiş otuz arşın büyüklüğünde olduğu bahsedilen tahtını/arşını sarayının yedinci bölmesinde olan odaya koydurur. Bütün bölme ve odaların kapısını kilitleyip, birçok muhafızı da tahtı korumak için görevlendirir. 

   Belkıs on iki bin komutan ve her komutanın emrinde olan binlerce askerle Filistin’e doğru yola çıkar. Bir fersah (5.76 km) kadar mesafeye geldiklerinde Süleyman (a.s) yanındakilere; ‘’Ey ulular! Onlar bana gelip teslim olmadan önce hanginiz bana onun (Belkıs’ın) tahtını getirir, dedi.’’ Böylece  Hz. Süleyman, Belkıs’a yüce Allah’ın kudretinin büyüklüğünü ve kendisinin peygamberliğine şahitlik edecek delil ortaya koymak istemiş olabilir. Ya da Belkıs’ın tahtını tanıyıp tanımayacağını bakarak onun akıl seviyesini ölçmek istemişte olabilir. 

   Cinlerden bir İfrit, ‘’Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm, dedi.’’ Kendisine kitaptan bir bilgi verilmiş olan kimse ise, ’’Ben onu sana, gözünü açıp kapamadan getiririm, dedi’’ ve getirdi. (Neml, 39-40) Bir anda tahtı yanı başında kurulu vaziyette gören Süleyman (a.s), bu olayın Allah’ın (c.c) lütfu olduğunu bilir ve dolayı Rabbine şükreder.   

     Müfessir ve tarihçilerin büyük çoğunluğuna göre, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getiren kimsenin, Süleyman ‘ın (a.s) veziri Asaf bin Berhiya/Berahya’dır. İsm-i Azam’ı bildiği ve kendisiyle yapılan duaların kabul edildiği söylenir. (Ö.Faruk Harman, III. 455) 

    Hucviri ise, vezir Asaf’ın veli bir kul olduğunu söyleyerek Belkıs’ın tahtını getirmesinin, evliyanın kerametleri için Kur’an da zikredilen deliller arasında yer aldığını addederek, Ona göre Hak teala  (c.c) bununla, halka Asaf’ın şerefini ve evliyanın kerametinin caiz olduğunu göstermeyi murad etmiştir. (Keşfü’l Mahcup) 

    İbnü’l Arabi Fususu’l Hikem’inde bu hadiseye değinir  ve Belkıs’ın tahtının getirilme hadisesinin en müşkil ve anlaşılması zor meselelerden biri olduğunu, bu vak’anın akılla idrak edilmesinin mümkün olmadığından bahseder. Onu ’’sınıfı insaniden olup, esrar-ı tasarrufu ve eşyanın havassını bilen ‘’bir zat olarak tanımlar. Yani Asaf’ın cin taifesinden değil, bir insan-ı kamil olduğunu, birtakım manevi sırlara ulaşmış, yüksek manevi makam sahibi olduğunu ifade eder. Her asırda  bu şekilde yüksek mertebe sahibi insan-ı kamil zatların yaşadığı bilinmelidir.  

     Yine Belkıs’ın tahtının getirilmesinin, cinlere, şeytanlara, dağlara, rüzgara ve kuşlara hükmeden Süleyman (a.s) tarafından değil de, veziri Asaf’ın eliyle gerçekleşme sebebine gelince; Tahtı vezir Asaf’ın getirmesi, Süleyman(a.s) ın tasarruf gücünün büyüklüğünü gösterir, talebenin kabiliyeti hocasının daha üstün olmasının bir sonucudur. Hem Asaf’ın kemalatı, İfrit’in sihir gücünden üstün olduğu da beyan edilmiş olur. Nitekim Hz. Mevlana’nın dediği gibi, ‘’Çünkü Süleyman gibi bir padişah ve Asaf gibi vezir, Nur üstüne nurdur ve amber üstüne amber…(Mesnevi, II-59) 

    Süleyman (a.s), Belkıs’ın tahtında biraz değişiklikler yaptırarak  beyaz camdan yaptırmış olduğu köşkün ortasına kurdurup, üzerine oturur. Köşkün zemininden sular akıtıp, balık ve su hayvanları koyarak üzerini şeffaf cam ile kaplatır. Saraya gelen Belkıs’a ‘’Köşke gir denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman ona, ‘’Bu billurdan döşenmiş bir köşktür’’ dedi.’’ (Neml, 44) Belkıs hakkında duyduğu birtakım söylentilere netlik kazandırmak isteyen, Süleyman (a.s) ın başvurduğu bu yöntemin harikulade ve nazikçe olduğunu düşünmemek mümkün değil. 

    ‘’Belkıs gelince ‘’Senin tahtın böyle miydi?’’ denildi. O’da ‘’Sanki o!’’ dedi. (Neml, 42) Zemini su ile kaplanmış bir köşk ve sarayının yedi kapı ardına kilitlediği tahtı ile karşılaşan Belkıs olgun ve sağlam bir ruh haliyle yüz erkeğin aklına bedel muhteşem cevabı verir; ‘’Sanki o!’’ Kendi ülkesi ile bulunduğu yer arasındaki uzaklığı ve tahtın çok kısa bir süre içinde buraya gelmesinin imkansızlığını düşünerek bu cevabı veren Belkıs, İbn-i Arabi’ye göre bu cevapta isabet etmiştir. Belkıs’ın camdan yapılmış duru ve şeffaf zemini su zannederek, eteklerini toplayarak girmesi, taht sorulduğunda da ‘’tıpkı o’’ demeyip, ‘’sanki o’’ dur diyerek cevap vermesi, Süleyman (a.s) ın kuşkularını yok edecek mahiyette idi. Halbuki o taht, kendi tahtıydı.  

    Belkıs dedi ki, ‘’Ey Rabbim! Şüphesiz ben daha önce nefsime zulmettim. (Senin varlığını bilmeyerek başka şeylere taparak isyan ettim.) Şimdi ise Süleyman ile birlikte alemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum.’’ (Neml, 44) Hz. Mevlana der ki, ‘’ Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun, Allah (c.c) ona yüz erkeğin aklını vermişti.’’ ( Mesnevi, II, 1395)  İman ve insanlık değerleri açısından kadın ve erkeğin eşit seviyede olduklarını, hatta imanda kemale erme noktasında kadının erkekleri geride bırakabileceği noktasına vurgu yapan Hz. Mevlana şöyle der; ‘’Ey Belkıs! Kalk. Gel ve saltanat gör. Hakk’ın denizinin kıyısında inci topla. Hak aşığı kadınlar yüce göklerde oturmakta. (Birçok irfan sahibi kadın yüksek manevi mertebelere ulaşmakta) Sen ise (erkeklere hitaben) bu fani dünyanın tacını, tahtını seviyor; padişahlık sevdasında bulunuyorsun.’’ (Mesnevi, IV, 1041-1044) Bu sebepten olsa gerektir ki, birçok tarikat dervişleri, ‘’Belkıs kadar olamadık’’ diyerek ağladıkları rivayet edilir. 

  Belkıs’ın ‘’Süleyman ile birlikte’’ ifadesini kullanması teslimiyet göstergesi olarak anlaşılır. Hz. Mevlana’nın dediği gibi, ‘’Ey ahmak! Beden saltanatı, Süleyman peygamber için Belkıs gibi terk et.’’ Bu fani dünyanın gelip geçici olan zevk ve sefasından vazgeçip, Süleyman (a.s) gibi kuş dili bilene (kamil bir yol göstericiye) var. 

   Tasavvuf anlayışında ruhun cinsiyetinin olmadığını ifade eden Hz. Mevlana ‘’Hikmet ve hakikatleri kabul edebilecek bir bilinç hali gereklidir. Buna sahip olanlar ister kadın ister erkek olsun hiç fark etmez, zira onlar ’’er/rical’’ (Gönül erleri) kişilerdir,’’ görüşündedir. Ve bu yüzden Belkıs’ı övgü ile yad etmekte ve onun ve onun gibi kemal ehli kadınların yüz erkekten akıllı olduğunu ifade etmektedir. 

     Hz. Süleyman ile Belkısı’ın evlenip evlenmedikleri ile ilgili farklı rivayetler mevcuttur. Bir rivayete göre evlendikleri ve bir çocuklarının olduğu ve Habeş kralı Necaşi’nin bu soydan geldiği öne sürülür. Bu hadiseden sonra Belkıs’ın ülkesine döndüğü. Üç ayda bir Süleyman (a.s) ın ziyaretine gittiği de söylenir. Allah (c.c) en iyisini bilir. 

      İbnü’l Arabi der ki; ‘’ Biz Süleyman’ın (a.s) makamını tamam olarak anlatsaydık, öyle bir hakikatle karşılaşırdın ki onu kavramak seni korkuya düşürürdü. Çünkü bu yolun birçok alimleri Süleyman (a.s) ın hal ve mertebesinin değerini bilemediler. Halbuki iş onların zannettikleri gibi değildir.(Fususu’l Hikem) 

   Süleyman (a.s) ın değerini idrak etmek, gerçekten oldukça müşkül bir durum olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Hz. Süleyman (as) ın hükümranlık ve saltanatı içerisinde bulunmasına rağmen, kalbini bir nebze olsun meşgul etmeyişi ve kendi el emeğiyle (sazlardan sepet örüp satması)geçimini sağlıyor olması gerçek anlamda zühd ve takva konusunda ne derece hassas bir tavır sahibi olduğu aşikardır. Hatta İmam Kuşeyri’nin dediği gibi; bir gün rüzgar ile havada seyahat ederken, sahip olduğu saltanata baktı ve içinden sanki halini beğenir gibi oldu. O anda rüzgar aşağı doğru meyletti. Hz. Süleyman rüzgara, ‘’Doğru gitsene!’’ dedi. Rüzgar da, ‘’Senin kalbin doğru ve düzgün olduğu sürece ben de senin gibi düzgün olurum, sen Allah’tan başka bir şeye meylettiğinde ben de istikametten saparım.’’ Dedi. (Letaifu’l İşarat,5/180)  Dolayısıyla gerçek zahid, geniş maddi olanaklara rağmen, gönlünü onlara kaptırmayan kişidir. Süleyman (a.s) ise zahidce tavrın en müşahhas timsalidir. 

   Belkıs ise; tevhid yolunda bütün saltanat ve itibar kaygısını hiçe sayan, aklını nefsinin elinden azat etmiş, nur-u ilahi ile mücehhez kişilik sergileyerek, ahiret saltanatını dünya saltanatına tercih eden nadide bir şahıstır. Belkıs olabilmek derken; vazgeçebilmek... Taçtan... Tahttan… Dünyaya ait her vazgeçilmezden… ‘’Alemlerin Rabbine inandım’’ derken, Süleyman’a (a.s) teslim olabilme mütevaziliği, akl-ı şuur muhakemesinden, gönül eri mertebesine mi’raç 

   ‘’Vahdet denizinin elçisi olan bir damlaya; Yedi deniz esir olur.’’ (Hz. Mevlana) 

Manevi işaret ve inceliklerin motif motif işlendiği Süleyman (a.s)- Belkıs kıssasını nakletme esnasında birçok detay ve sırların aktarılamamış olması kaçınılmazdır. İlim bir derya olsa da, nasibe düşen bir damladır. İrfan sahibi olamadın ise, bu can sana yüktür. 

     Süleyman (a.s)ın saltanat nişanesi olarak kullandığı bilinen ‘’Mühr-ü Süleyman’a’’ değinmeden geçemeyeceğim. Süleyman (a.s) ın bu yüzüğünün, Adem (a.s) ın cennetten çıkardığı beş şeyden biri olduğu söylenir. Üzerinde İsm-i Azam ve peygamber efendimizin isminin yazdığı rivayet edilir. Şairin de dediği gibi; ‘’Rüzgara sordum: Neden Süleyman’a hizmet edersin? Dedi ki; Mühründe Ahmed adı kazılıydı da ondan.’’ Süleyman’ın mühründe  Ahmed adı olmasaydı, belki de o, alemde bu kadar tasarrufta bulunamayacaktı.’’ (Hakim Sena-i Gaznevi) Süleyman peygamber bu yüzüğü abdesthane dışında hiç parmağından çıkarmazdı. Bu yüzüğün cinlere, şeytanlara, rüzgara ve kuşlara hükmetme konusunda etkili olduğu söylenir. 

     Rivayet edildiğine göre, bir gün Süleyman (a.s) hamama gireceği sırada yüzüğü hanımına emanet eder. Bu durumu takip eden bir cin, Süleyman (a.s) ın kılığına girerek yüzüğü ister. Süleyman (a.s) ın hanımı ayırt edemez ve yüzüğü cine verir. Süleyman (a.s) gelip de yüzüğü isteyince durum ortaya çıkar. Fakat bu cin ele geçirdiği yüzük sayesinde bir müddet hüküm sürer. Hz. Mevlana bu hadiseye değinir ve der ki; ‘’ Şeytan Süleyman’ın yüzüğünü hile ile elde edince, kendisine Süleyman adını koydu. Devleti elde etti, memleketi buyruğu altına aldı. Şeytan, adını Süleyman peygamber koymakla ancak; çoluk çocuk gibi aklı ermez kişileri kandırmıştır.’’ ( Mesnevi, 1265, 1280) Bir müddet sonra Allah’ın (c.c) lütfu ile yüzük tekrar Süleyman (a.s) ın eline geçer ve böylece saltanat gerçek sahibinin tasarrufuna kavuşur. 

      Bu ümmet epey zamandır ‘’ Mühr-ü Süleyman’’ ı şeytan kılıklı hainlere kaptırmıştır. Tarih tekerrürden ibarettir. Kudüs’ün gerçek Süleymanların idaresine gireceği,  kutlu günler yakındır. EVET! Mührün Süleyman’a verileceği tarih, akl-ı selim milletin eliyle olacaktır. Ve Süleyman (a.s) ın duasına ‘’AMİN’’ deme zamanı gelecektir. Peygamber efendimiz buyurmuşlardır ki; ‘’ Hz. Süleyman’ın üç duasından birisi şuydu: ‘’Ya Rabbi! Beytü’l Makdise’e gelip iki rekat namaz kılan kimsenin, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arındır.’’ Ve yine Allah Rasülü buyurmuştur ki; ‘’ (İbadet için) sadece şu üç mescide yolculuk yapılır. Mescid-i Haram (Kabe), Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa.’’ (Buhari, Müslim,Tirmizi) Peygamberler eliyle inşa edilen bu üç mescid, fazilet ve hürmet açısından yeryüzündeki diğer mescid ve mabetlerden üstündür. Bu mescidler dışında başka bir mescid kutsanıp ibadet maksatlı olarak için sefere çıkılmaz. Yapılan ibadetlerin sevabı diğer bütün mescid ve camilerdelerde müsavidir. 

    Hz. Davut (a.s) ın fethettiği Gazze’de dünyaya gelen Süleyman (a.s) ın Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı on iki mahalle olarak inşa ettiği gerçeği nasıl inkar edilemez ise; ehli sünnet Müslümanların bu mübarek beldeye tekrar hakim olup, ezan ve secdeler ile abad edeceği gerçeği de kaçınılmazdır. Yüreklerde Kudüs! Peygamber vatanı Kudüs! Mi’rac-ı Nebi Kudüs! Geleceğiz Kudüs! 

       Selam ve Dua ile… 

                  

         

Bu yazı toplam 3866 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Duyuru Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 02164912882 05323834739 05334607972 Faks : 0216 4917113